Atatürk‘ü Anlamak ve Anlatmak: Yabancıların Değerlendirmelerinde Atatürk Konferansı Gerçekleştirildi

10 Kasım Atatürk‘ü Anma Programı kapsamında Üniversitemizde konuşmacı olarak Fen Edebiyat Fakültemiz Öğretim Üyelerinden Prof. Dr. Esra Sarıkoyuncu Değerli’nin katıldığı, Atatürk‘ü Anlamak ve Anlatmak: Yabancıların Değerlendirmelerinde Atatürk Konferansı düzenlendi. Konferansa Vali Yardımcısı Arif Yalçın, Rektör Yardımcımız Prof. Dr. Şükrü Şentürk, akademisyenlerimiz, idari personelimizin yanı sıra ve çok sayıda öğrencimiz katıldı.

Konferansta konuşan Prof. Dr. Esra Sarıkoyuncu Değerli şunları söyledi: “Mustafa Kemal Atatürk, Türk ulusunun yetiştirdiği en büyük komutan ve devlet adamlarından biridir. O, ulusunun benliğinde saklı cevheri harekete geçirerek, önce Anadolu topraklarından emperyalistleri sürmüş, sonra da halkının çağdaş uluslar düzeyine çıkmasını hedeflemiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, Türk çağdaşlaşma hareketinin önderi olan Atatürk, askerliği, devlet adamlığı, devrimciliğinin yanı sıra, ayrıca seçkin bir düşünce adamıdır.

Mustafa Kemal Atatürk, 79 yıl önce aramızdan ayrılmış olmasına rağmen, sadece Türkiye’de değil, tüm dünya tarafından saygıyla anılmaktadır. Çünkü O bir geçmiş zaman kahramanı değildir. Düşünceleri, öngörüleri ve yaptıklarıyla hala hayattadır.  21. yüzyıla ışık tutmaktadır. Nitekim doğumunun 100. Yıldönümü olan 1981 yılı UNESCO tarafından Atatürk’ün gelecek kuşaklara örnek olması temennisi ile; Mustafa Kemal Atatürk’ün “Uluslararası anlayış ve barış yolunda çaba harcamış üstün bir kişi, olağanüstü bir devrimci, sömürgecilik ve emperyalizme karşı savaşan ilk lider, insan haklarına saygılı, dünya barışının öncüsü, insanlar arasında hiçbir renk, din, ırk ayrımı gözetmeyen eşsiz devlet adamı, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu” olduğu Genel Kuruluna katılan hali hazırda Birleşmiş Milletler üyesi olan, 156 ülke tarafından oybirliği ile 1978 yılında kabul edilmiştir. Ayrıca 1981 yılı da Dünya’da Atatürk yılı olarak ilan edilmiştir. Dünyada başka bir lider için Birleşmiş Milletlerce böyle bir karar alınmamıştır.

Mustafa Kemal Atatürk’ün UNESCO tarafından altı çizilen bu özellikleri pek çok dünya lideri, bilim insanı ve basını tarafından da defaatle ifade edilmiştir. Onlar Mustafa Kemal Atatürk’ü anlamaya ve anladıkları ölçüde de anlatmaya çalışmışlardır.”

Mustafa Kemal Atatürk’ün dikkat çeken özellikleri hakkında Prof. Dr. Esra Sarıkoyuncu Değerli şunları söyledi: “Atatürk ilk olarak askeri meziyetleriyle dünyanın dikkatini çekmiştir. Mustafa Kemal Atatürk 1905 yılında askerlik hayatına başlamıştır. Trablusgarp’ta İtalyanlara; I. Dünya Savaşı esnasında Çanakkale Cephesinde 19. Tümen ve Anafartalar Grup Komutanı olarak tüm İtilaf devletlerine, 16. Kolordu komutanı olarak Bitlis, Muş bölgesinde Ruslara karşı; Suriye, Filistin Cephesinde iki kere 7. Ordu Komutanı ve Yıldırım Orduları Komutanı olarak İngilizlere ve onların kışkırttığı Araplara karşı savaşmış, Türk Kurtuluş Savaşı’nı ise bizzat yönetmiştir. İlk olarak Mustafa Kemal, Çanakkale Savaşında “askeri deha” olarak tanımlanmıştır. Çünkü O, hem Alman General Eric Van Sanders’in İngilizlerin Saroz Körfezinden çıkartma yapacaklarına dair yanlış öngörüsüne karşın Arıburnu’ndan çıkartma yapacaklarını doğru şekilde tahmin etmiş, üstlerinin emirlerine karşı gelerek tedbir almıştır. Ayrıca O, hem XIX Tümenin başında savaşmış hem de XVI. Kolordu komutanının VII ve XII tümenlerle hücuma geçmeleri yönündeki emre uymamaları üzerine inisiyatif kullanarak kumandayı üzerine almış ve böylece savaşın talihini değiştirmiştir.

Bu nedenle 17 Eylül 1915’te Eric Van Sanders Enver Paşa’ya yazdığı yazıda: “…Mustafa Kemal Bey’i, … Bu büyük savaşta hizmetlerine muhakkak muhtaç olduğumuz, bu müstesna kabiliyetli, yetkili ve cesur bir subay olarak taşımayı ve takdir etmeyi öğrendim…” diyecektir. Avustralyalı Yazar Alan Moorehead de Gelibolu adlı eserinde Atatürk’ün savaş esnasında yaptıklarının önemini şu şekilde dile getirmektedir: “… Çanakkale harekatının başlangıcı, Entent Devletleri bakımından seferin en acı olayıdır. Çünkü, ilk çıkartma anında bölgede, deha sahibi genç bir komutan (Mustafa Kemal) hazır bulunuyordu. Bu komutan olmasaydı, Avustralyalılar ve Yeni Zelandalılar, pekala Conk Bayırı’nı (yani Boğazlar’a hakim bölgeyi) o sabah ele geçirebilirler ve Çanakkale Harekatı’nın sonucunu daha o zaman o yerde tayin edebilirlerdi…” İngiliz Tuğgeneral Aspinal F. Oglander, İngiliz Harp Tarihi Başkanlığına gönderdiği raporunda; Mustafa Kemal Atatürk’ü “Mukadderat Adamı” olarak nitelendirerek şu değerlendirmeyi yapmıştır: “…Bir tümen komutanının üç ayrı yerde, kendi insiyatifi ile giriştiği hareketlerle, sadece muharebenin değil, bir savaşın, hatta bir ulusun kaderini değiştirecek yücelikte bir zafer kazandığı tarihte pek az görülür…”

Birinci Dünya Savaşı sonrasında imzalatılan Sevr’i kabul etmeyerek, Türk ulusu Milli Mücadele’ye başlamıştır. Türk Kurtuluş Savaşı’nın başladığı ilk günlerde, Batı, Mustafa Kemal Paşa etrafında örgütlenen Kuvayı Milliyecileri isyancı olarak nitelemiş, başarılı olacaklarına olasılık dahi vermemiştir. Bu nedenle, Mustafa Kemal Paşa’ya kuşku, kaygı ve düşmanlık duyguları ile yaklaşmışlardır. Ancak bu mücadelenin kazanılmasının akabinde bu duyguların saygı, takdir ve hayranlığa dönüştüğünü açıkça görebiliyoruz.

Örneğin Ünlü İngiliz tarihçisi Arnold Toynbee “Türkiye” adlı eserinde 1919 ve sonrasındaki durumu şöyle değerlendirir: “…1919 yılında, Mustafa Kemal’in Müttefik devletlere kafa tutması, kahramanca bir inanç ve cesaret eylemidir…(Avrupa’nın Hasta Adamının ölmek üzere olduğu sanıldığı bir sırada) Türklerin şansı dönmeye başlamıştır. (Çünkü) bir Türk askeri, Mustafa Kemal, o anda ülkesini ümitsizlikten ve ezilmekten kurtarmak için ileri atılmıştır. O andan itibaren, Türkiye’nin tarihi, bu askerin güçlü kişiliği ile renklenmiştir…(giderek) ele geçirdiği askerî üstünlüğü ülkede siyasal değişiklikler için kullanmış, ülkesinin itibarını ve gücünü arttırmış, düşmanlara karşı başarı ile savaşmış ve ulusunu yönetmeye başlamıştır…” Winston Churchill de Atatürk’ü I. Dünya Savaşı ve sonrasının en büyük dört beş simasından biri olarak tanımlamıştır. Churchill, ondan “Türk Milletinin önderi büyük bir asker olarak bahsetmiş, O’na Savaşçı Prens” lakabını takmıştır.

Türk Kurtuluş Savaşında, Türk Milletinin, Atatürk’ün önderliğinde kazandığı zafer, Asya’nın bir ucundaki Endonezya’dan Hint yarımadasına, Orta Doğuya, Fas’a kadar sömürge haline getirilmiş bulunan İslâm âlemini bir uçtan bir uca sevince boğmakla kalmamıştır; Çin’den Hindiçini’ye, Hint yarımadasından Afrika’ya kadar, sömürge veya yarı sömürge idaresi altında yaşayan yüz milyonlarca insana da umut, sevinç ve ilham kaynağı olmuştur.

Bu bağlamda Pakistan’ın kurucusu Muhammed Ali Cinnah’a göre(10 Kasım 1938):  “Türk Kurtuluş Hareketinin lideri Mustafa Kemal Atatürk, bütün dünya için bir örnektir. Onun ölümü ile, yalnız islâm âlemi değil, bütün dünya, tarih boyunca yaşamış en büyük insanlardan birini kaybetmiştir.” Yine aynı şekilde, Yeni Delhi’deki Nehru Üniversitesi’nden Muhammed Sâdık (Mohammad Sadiq), “Türk İnkılâbı ve Hindistan Özgürlük Hareketi” başlıklı eserinde, Hindistan’da bağımsızlık mücadelesi yolunda sağlanan millî beraberliğin “ilham kaynağının Türk milleti olduğunu” belirtir; Türk Bağımsızlık Savaşı’nın ve Mustafa Kemal Atatürk’ün, ister Müslüman, ister Hindu veya Sih olsunlar, bütün Hindistan halkını ve Hint kurtuluş mücadelesi önderlerini nasıl derinden etkilediğini, belgelere dayalı olarak açıklamıştır.

Yine Belçika Temsilcisi Michotte de Welle’nin l921’deki bir raporu da Milli Mücadelenin yurt dışındaki akislerini göstermesi açısından önemli bir örnektir. Raporda “Türk Milli hareketi Ankara’dan Kafkasya’ya, İran, Arabistan, Suriye ve Mısır’a aksetmekle kalmadı. Tesir sahasını Balkanlar Rumeli ve Arnavutluk’a kadar genişletti” denilmektedir.

Tunus Devlet Başkanı Habib Burgiba ise 1965 yılında şunları söylemiştir: “Sakarya Savaşı, Sakarya zaferi yirmi yaşımın en kuvvetli hatırası olmuştur. O zamanlar kendi kendime diyordum: Acaba ben de ulusumu böylesine seferber edemez miyim, onun ruhuna bu kurtarıcı hamleyi, bu dizgin tanımaz ihtirası aşılayamaz mıyım?'' Cezayir bağımsızlık hareketinin önderlerinden Ahmet Ben Bella da 1958 yılında Türk büyükelçisine “Atatürk’e olan hayranlığından bahsetmiş, Cezayir halkının Türk Kurtuluş Savaşı’ndan ilham aldığını ve Atatürk’ün Cezayirliler için gerçek bir mürşit, bir yol gösterici olduğunu ifade etmiştir. 1950 yılında Fidel Castro, Hawana Edebiyat Ödülü kazanan Dursun Özden’in kendisi örnek aldığını söylemesi üzerine “Devrimci Atatürk dururken Türk gençliği neden başka bir lider arıyor?” diye sormuştur.

Bu örnekleri daha da artırmak mümkündür. Özetle görüleceği gibi Türk Kurtuluş Savaşı sömürgecilik ve emperyalizme ilk başkaldırı olmuş ve bu özelliği ile bütün mazlum uluslar için bir ümit kaynağı olmuştur.”

Mustafa Kemal Atatürk’ün devlet adamlığı özelliğine de vurgu yapan Prof. Dr. Esra Sarıkoyuncu Değerli sözlerini şu şekilde sürdürdü: “Mustafa Kemal Atatürk’ün yabancılar tarafından dikkat çeken bir diğer özelliği de devlet adamlığı olmuştur. Mustafa Kemal Atatürk, sert mizaçlı, cesur, kararlı, olayları ve davranışları tahmin yeteneği olan, sabırlı, şan ve şöhreti küçümseyen ve dalkavuklardan hoşlanmayan bir kişilik yapısına sahipti.

1922 yılında İngiliz General Sır Charles Townshend Atatürk’ün karakterinden ne denli etkilendiğini şu sözleriyle ifade etmiştir; “Ben şimdiye kadar on beş hükümdar ve cumhurbaşkanı ile özel ve resmi konuşmalar yaptım. Bu geceki kadar ezildiğimi hatırlamıyorum. Mustafa Kemal'de büyük bir ruh kudretinin esrarı var…”

Mustafa Kemal Atatürk’ün bu özelliklerinin devlet yönetimine tam olarak yansıdığı görülmektedir.  Atatürk, devlet idaresini bilen, milletinin çıkarlarını daima kendi çıkarlarının üzerinde tutan, gelecek nesilleri düşünen ve eylemlerini buna göre belirleyen onurlu, şahsiyetli, gerçekçi, kendisinin ve ulusunun gücünü doğru saptamış ve hedeflerini de bu doğrultuda belirlemiş, eylemleriyle ulusunu maceraya sürüklememiş büyük bir devlet adamıdır.

Arnold Toynbee, Türkiye adlı eserinde, Atatürk’ün devlet adamlığını şu şekilde tasvir etmektedir: “Bir devlet adamı olarak da bu ilerici ve Batılılaşmış Türk, gerek kişiliği, gerek başarıları ile, hayranlık ve saygı uyandırmaktadır. (Orta yaşın kıyısına gelmiş olan) bu önder, bir mantık ve sarsılmaz azim, kendinden çok ülkesi için beslediği tutkular, güçlü bir kişilik ve disiplin adamıdır. Genç bir subay olarak katıldığı örgütlerde konuşma sanatını öğrenmiş, Fransız Devrimi’nin bütün yönlerini incelemiş ve bu, onun için büyük bir hayranlık ve ilham kaynağı olmuştur. …Mustafa Kemal, Türk devriminin babası ve yeni Türkiye’nin kurucusudur…” Ayrıca ünlü tarihçi Lord Kinross’un 1968 yılında İstanbul’da Atatürk konulu vermiş olduğu konferansta; “… O, büyük bir asker-devlet adamıdır. Atatürk, bir taraftan, savaş adamı; öte yandan (da), barış adamıdır. İçindeki büyük askerî deha, ulusunu çökmekten kurtarmış ve yine içindeki devlet adamı özelliği, hayatına ışık saçtığı ulusunun yeniden doğuşunu sağlamıştır. Bu büyük başarı, insanlarda az rastlanan yetenek birleşimlerinin eseridir.” 1922 yılında İngiliz Başbakanı David Lloyd George da  “Yüzyıllar nadir olarak dahi yetiştirir. Şu talihsizliğimize bakın ki, o büyük dahi çağımızda Türk Milletine nasip oldu.” demiştir.

Mustafa Kemal Atatürk’ün devlet adamlığı sayesinde Türkiye uluslararasında saygın bir yer elde etmiştir. Bunun en güzel örneği; Milletler Cemiyetine davet edilerek dahil olan tek devletin Türkiye Cumhuriyeti olmasıdır(18 Temmuz 1932).

Barışın sembolü olarak görülen Mustafa Kemal Atatürk, barış ve devletlerarasında iyi ilişkiler kurulması özlemiyledir ki, Lozan Barış Antlaşması’yla yetinmemiş, Türkiye’nin, başta komşuları olmak üzere, tüm devletlerle dostça ilişkiler sürdürmesi için, bir dizi antlaşma yapılmasını istemiştir diyen Prof. Dr. Esra Sarıkoyuncu Değerli şunları söyledi: “Bunların en önemlileri Sovyetler Birliği ile 1921 Dostluk Antlaşması’ndan sonra, 1925 yılında Saldırmazlık Paktı; Bulgaristan ile 1925 yılında bir Dostluk Antlaşması; ertesi yıl Fransa ile, Türkiye-Suriye ilişkileri konusunda, bir İyi Komşuluk Sözleşmesi -ki bunu 1930’da bir de Türkiye-Fransa Dostluk Antlaşması izleyecektir-; gene 1926’da İngiltere ve Irak ile Sınır ve iyi Komşuluk (Musul) Antlaşması; İran ile bir Dostluk ve Güvenlik Antlaşması; 1928’de İtalya ile bir Tarafsızlık Antlaşması ve 1930 yılında, Yunanistan ile Dostluk Antlaşması olmuştur. Böylece Türkiye’nin etrafındaki dostluk çemberi tamamlanmıştır.

Bu açıdan Atatürk’ün barış anlayışını İngiliz Büyükelçisi olan Loraine 10 Kasım 1942 tarihinde şu şekilde tanımlamaktadır: “Onun politikası, barış, dostluk, uzlaşma politikasıydı. Komşuları olan diğer ülkelerin, yeni Türkiye Devleti’ni kabul etmeleri ve kara sınırlarına saygı göstermeleri koşulu ile de daima Onun dış politikası savaş karşısında bir garanti idi…”  Mustafa Kemal Atatürk’ün barışı koruma çabaları Venizelos tarafından da takdir edilmiş hatta; 12 Ocak 1934 tarihinde “…Samimi barış arzusuyla dolu olduklarında, en derin farklılıklara sahip halkların bile tekrar yakınlaşabileceklerini gösteren bu yeniden birbirimize yakınlaşma faaliyeti hem iki ülke için hem de Yakın Doğu'daki barışı sürdürmek için faydalı oldu. Barışı tesis etmek için yapılan bu paha biçilmez katkıyı gerçekleştiren kişi elbette Türkiye Cumhuriyeti'nin Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa'dır…” diyerek Onu Nobel Barış Ödülüne aday göstermiştir.

Ayrıca Atatürk, Lozan Barış Antlaşması’ndan kalan sorunları dünyanın siyasal atmosferi ve konjonktüre göre barışçıl, savaşa ya da çatışmaya girmeden çözmeye çaba harcamıştır. Nitekim Boğazların Türk hâkimiyetine girmesi, Hatay’ın anavatana kazandırılması bu barışçıl politikanın en öne çıkan başarılarıdır. Eğer Şeyh Sait isyanı olmasaydı bugün Hatay gibi Kerkük ve Musul’da da Türk haklarının kabul edileceği bir noktaya gelineceğinden en ufak bir kuşkumuz bulunmamaktadır. Diyarbakır’da kimilerinin Atatürk’ün Meydanına “Şeyh Sait Meydanı” ismini koyma girişiminde bulunmaları düşündürücüdür.

Ayrıca Atatürk, kendinden çok milletinin gücüne inanmakla birlikte gerektiğinde barışı korumak maksadıyla ittifaklar kurmaktan çekinmemiş, geçmişe dayalı kin ve düşmanlık hisleriyle asla hareket etmemiştir. Bu açıdan şu anekdot önemlidir: Uşak’ta Türk Kuvvetlerine 2 Eylül 1922 tarihinde esir düşen Trikopis, Mustafa Kemal Paşa’dan kılıcını almasını ister. Atatürk “Siz o kılıcın sahibisiniz. Onurunuzdur. O sizde kalır, ben onu sizden alamam.” Bunun üzerine çok duygulanan Trikopis: “Zafer sizin hakkınızdır Paşam” diyerek utanç içinde önüne bakmıştır. Atatürk de “Üzülmeyin general siz vazifenizi yaptınız. Artık misafirimizsiniz.” demiştir. Anzaklar için de 18 Mart 1934’de Atatürk şöyle demiştir: “Bu memleketin toprakları üzerinde kanlarını döken kahramanlar, burada dost bir vatanın bağrında bulunuyorsunuz. Huzur ve barış içinde uyuyun. Sizler Mehmetçikler ile yan yana, koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını bu savaşa gönderen analar, gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız, bizim bağrımızdadır. Onlar bu topraklarda canlarını verdikten sonra artık bizim çocuklarımız olmuşlardır.”

Prof. Dr. Esra Sarıkoyuncu Değerli, Atatürk’ün milletine olan sonsuz sevgisini şu ifadelerle açıklamıştır: “Yabancı devlet ve bilim insanları her fırsatta Atatürk’ün halkına duyduğu derin sevgiyi dile getirmektedirler. Özellikle Atatürk’ün asla kendisi için değil, halkının daha iyi koşullarda yaşamasını sağlamak için hedefler belirlediği yorumunu yapılmıştır.  Örneğin Alman Tarihçisi Herbert Melzig, “Atatürk tarihten hakiki dersler almış nadir büyüklerden biridir. Bütün çaba ve uğraşmaları yalnız kendi ulusu içindir.” demektedir. Macar Meclis Başkanı Gyula Kornis de 1938 yılında; “Türkler O'na çok haklı olarak Atatürk dediler ve kendilerini baba tanıdılar. Gerçekten de O, ulusunu seven ve ulusu için didinen bir baba olmuş ve yurdunu çok az bir zamanda verimli, yaratıcı bir gelişmeye yöneltmiştir.” yorumunu yapmıştır. Sir Perc Loraine ise 1938 yılında Atatürk’ün ulusuna duyduğu derin sevgi ile ilgili olarak; “…Yaşadığı dönemin en önemli şahsiyetlerinden idi. İsteseydi Sultan ve Halife olabilirdi. Ama o bunu reddetti. İstekleri kendisiyle ilgili değil, Türkiye ve Türk halkı içindi…” demektedir.

Hakikaten de O, emsali veya çağdaşı bütün liderlerden farklı olarak ulusu tarafından “Ata” ilan edilmiştir. Örneğin Hitler ve Mussolini yaşarken öldürülmüş; Stalin ve Maho da yetiştirdiği kuşaklar tarafından lanetlenmiştir. Bu Atatürk’ün milli iradeye saygısı sayesindedir. Düşününüz ki O, bütün hayatı boyunca güç için mücadele etmiş, gücü elde ettiği gün halkına devretmiştir. İşte bu Onu ölümsüz kılmıştır.

Nitekim eski Fransız Başbakanı yazar ve edebiyatçı M. Herriot da Atatürk için şöyle yazmıştır: “Onda, hayran olduğum iki harikulade vasıf vardır; birincisi alev gibi parlayan vatan sevgisi, diğeri eserine mutlak bir mantık ve vahdet manzarası veren nefse hakimiyettir.”

Atatürk’ün “Muhasır medeniyetler seviyesine erişmek” olarak tanımladığı çağdaşlaşma; dünya tarafından laik ve demokratik yapısıyla birlikte en güzel şeklini cumhuriyet idaresinde bulmuş bir aydınlanma ve çağdaşlaşma anlayışı olarak ifadesini bulmuştur diyen Prof. Dr. Esra Sarıkoyuncu Değerli sözlerini şu şekilde sürdürdü: “Bu anlayış çerçevesinde 10 Kasım 1942 tarihinde Sir Percy Loraine Atatürk’ün hedeflerini şu şekilde özetlemektedir: ‘Onun amacı, tükenmiş, parçalanmış, çok kültürlü Osmanlı İmparatorluğu’ndan geriye kalan Türk Ulusundan türdeş bir millet meydana getirmek ve bu doğrultuda Türkiye’yi yeniden inşa etmekti.…’ İngiliz tarihçi Lewis Geoffrey de, “Modern Türkiye adlı eserinde “…Mustafa Kemal’in amacı, Batı dünyasının uygar ülkeleri arasında yerini alacak şekilde, Türkiye’yi modern bir devlet yapmaktı…” demektedir.

Diğer taraftan 10 Kasım 1942 tarihli konuşmasında Loraine, Atatürk’ün din-karşıtı olmadığını, onun sadece dinin ve hurafelerin politik hayatta etkili olmasına karşı olduğunu vurgulamıştır. Loraine’ye göre, “Devrimlerini gerçekleştirirken Atatürk’ün başlıca sorun olarak gördüğü iki mesele vardı. Birincisi kadınları özgürleştirmek ve onları sınırlamasız bütün meslek dallarında kariyer yapma imkânı sağlamak; ikincisi ülkeyi laikleştirmek ve bütün dinlerin ülkede eşit haklara sahip olmasını sağlamaktı...”

Çünkü Atatürk çağdaşlaşmanın ancak bir milletin kadınlarının öncülük etmesi ile gerçekleşeceğine inanıyordu. Nitekim bunu başarabilmiş olması sebebiyle O, bütün dünyanın takdirini üzerinde toplamıştır. Örneğin Cezayir’de Entent Gazetesinin yazarı 1954’de “Atatürk Türkiye kadınının saygın bir anne ve eş olmasını sağlayarak erginliğine ve eşitliğine kavuşturdu. Dün henüz sarayda kadınlık görevi verilmişken; bu gün orduda, havacılıkta, emniyette, hastanelerde doğallığı, zarifliği, cesareti ve dayanıklılığı ile milleti ve vatanının hizmetindedir.” diyerek takdirlerini ifade etmiştir.

Bu da Mustafa Kemal Atatürk’ün hedeflerinin yabancılar tarafından doğru anlaşıldığını göstermektedir. O, “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk ulusu denir.”  tanımını yapmıştır. Türkiye halkları dememiştir. O, kana dayalı kafatası cumhuriyeti de kurmamıştır. Bütün etnik ve dini anlayış farklılıklarını ulusal kimlikte birleştirmiştir. Cumhuriyet onun nezdinde dini, dili, ırkı ne olursa olsun bir arada yaşama iradesini pekiştiren bir anlayışa sahiptir. Bütün bunların hepsini de 15 yıllık bir süreçte gerçekleştirmiştir. Bu yabancılar tarafından mucize olarak nitelendirilmiştir.

Nitekim İngiliz tarihçi Arnold Toynbee, “Bir an için tahayyül ediniz ki Batıdaki reform, Rönesans, bilim ve düşünce inkılabı ve sanayi devrimini Atatürk bir insan ömrüne sığdırmıştır. Bu bir mucize değil de nedir?...” derken 31 Ekim 1933’te Yunanistan Başbakanı Eleftherios Venizelos da; “Bir ulusun hayatında bu kadar az sürede bu denli kökten değişiklik pek seyrek gerçekleşir. Bu olağanüstü şeyleri yapanlar, hiç kuşkusuz kelimenin tam anlamıyla büyük adam niteliğine hak kazanmışlardır. Ve bundan doğayı Türkiye övünebilir.” demektedir.

Bu açıdan Türk Devrimi, İslam coğrafyası için Fransız İhtilalinin 18. yy’da yarattığı etkiyi yaratacak tek umuttur. Bu nedenle dünyanın gündeminde ve barış umududur. Çevremizdeki memleketlerden özellikle İslam ülkelerinden farklı olarak tek bir ülkede demokrasi vardır. Bu ülke Türkiye’dir. Ayrıca sadece Türkiye’de kadın ile erkek eşit haklara sahiptir. Modern sanatta da Türkiye bugün Batı’ya rakiptir.

Bu nedenle Gandi; “Türkiye orduları bir devir kapatmıştır. Şimdi mazlum devletler ve uluslar artık vazgeçilmez bir reçeteye sahiptir. Mustafa Kemal’in utkusu dünya için özgürlük ve bağımsızlık sancağıdır”. der. Yine Çin’de kapitülasyonlar kaldırılırken Türkiye’yi örnek aldıkları Halil İnalcık hocamız tarafından ifade edilmiştir. Bu aynı zamanda Çin’de Atatürk’ün neden zorunlu ders olarak okutulduğunu da ortaya koyuyor. Bu açıdan Alman tarihçi Herbert Melzig “Büyük Yunan filozofu Platon’un bir hayali vardı: Krallar filozof olsa ve filozoflar kralların tahtına otursa… Bu dilek iki bin yıllık tarihte gerçekleşmedi. Ama 21. yy’da ilk defa Atatürk’ün şahsında Platon’un tam istediği gibi gerçekleştiğini görmekteyiz…” demektedir.

10 Kasım 1938’de Atatürk’ün aramızdan ayrılması haberi, Türkiye’de büyük bir şok etkisi yaratmış ve kısa sürede bütün dünyaya da yayılmıştır. Haberin duyulmasının hemen arkasından Türk elçiliklerine büyük bir akın başlamış, Türk milletinin bu büyük yasına iştirak edebilmek için taziyelerini sunmuşlar, bazıları da telgraf göndermek suretiyle bu acıyı paylaşmaya çalışmışlardır. Gönderilen mesajlarda ve gazetelerde çıkan ölüm haberlerinde Atatürk için; “Türk Milletinin büyük kurtarıcısı, büyük dahi, büyük şef, büyük devlet adamı, Türkiye Cumhuriyeti’nin babası, Modern Türkiye’nin kurucusu” ifadeleri kullanılmıştır. Ayrıca yabancı devletlerde ve temsilciliklerde sadece bayraklar yarıya indirilmemiş, ayrıca ülkelerinde önceden yapılmasını planladıkları bütün eğlence türü etkinlikleri de iptal etmişlerdir.”

Dünya Mustafa Kemal Atatürk’ü bütün yönleriyle tanımış ve doğru anlamıştır. Buna karşın bu büyük insanın tüm görüş ve düşüncelerinin aynı derecede, kendi halkı tarafından tam anlaşıldığı söyleyemeyiz. Örneğin onun din ve laiklik hakkındaki görüş ve düşünceleri en az bilineni ama en çok tartışılan ve istismar edilenidir. Öyle ki, kimi çevrelerce konu hakkında taban tabana zıt, tamamen birbirinden farklı çeşitli düşünceler üretilmektedir. Bunlar arasında Atatürk’ü dinsiz; laikliği de “dinsizlik” olarak takdim edenlerin sayısı azımsanmayacak kadar çoktur. Ayrıca din ve laiklik ile ilgili tartışma ve değerlendirmeler sosyal yaşamımıza ve birlik ve beraberliğimize tesir eden iki önemli konudur.

Atatürk’ün İslam ile ilgili söylediği sözlerinin kamuoyu tarafından öğrenilmesinde fayda var. “Yarabbi! Sen Türk Ordusunu muzaffer et… Türklüğün, Müslümanlığın esaret zincirinde kalmasına müsaade etme…” (26 Ağustos 1922 Kocatepe’de) “Bizim dinimiz en makbul ve an tabii bir dindir…”(31 Ocak 1923 İzmir) “Allah birdir, şanı yücedir. Allah’ın selameti karşılıksız sevgisi ve hayrı üzerinize olsun. Peygamberimiz Efendimiz Hazretleri, Allah tarafından insanlara gerçekleri bildirmekle görevlendirilmiş ve elçi olmuştur…” (Balıkesir Zağnos Paşa Camii Minberinden 7 Şubat 1923) “Siyasetimiz dine aykırı olmak şöyle dursun, din bakımından eksik bile hissediyoruz… Türk milleti daha dindar olmalıdır. Yani bütün sadeliği ile dindar olmalıdır demek istiyorum. Dinime, bizzat hakikate nasıl inanıyorsam buna da öyle inanıyorum…” (29 Ekim 1923 Fransız Gazeteci Maurice Pernot’a verdiği demeçten.) “O, (Hz. Muhammed S.V.S) Allah’ın birinci ve en büyük kuludur. Onun izinden bugün milyonlarca kişi yürüyor. Benim senin adın silinir fakat O, sonsuza kadar ölümsüzdür.” (Ali Rıza Ünal’ın Anılarından, 1926) “Din lüzumlu bir kurumdur. Dinsiz milletlerin devamına imkan yoktur. Yalnız şurası vardır ki, din Allah ile kul arasındaki bağlılıktır…” (Kılıç Ali’nin anılarından 1930). “Dinden maddi çıkar sağlayanlar iğrenç kimselerdir. İşte biz bu duruma muhalifiz. Bu duruma izin vermiyoruz…” (Kılıç Ali’nin Anılarından 1930).

Ayrıca Atatürk; “Laik hükümet tabirinden dinsizlik manası çıkarmaya yeltenen fesatçılara fırsat vermemek lazımdır…” derken; Laikliği de şöyle tanımlamıştır: “Laiklik, yalnız din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması demek değildir. Laiklik bütün yurttaşların vicdan, ibadet ve din hürriyetini tekeffül etmektir (üstlenmektir).” İşte bu anlayışın bir gereği olarak Mustafa Kemal Atatürk, Diyanet İşleri Başkanlığını kurdurmuştur. Bugün ülkemizde sayıları 130 bine ulaşan müftü, vaiz, imam-hatip, müezzin-kayyum görev yapmaktadır. Yine Atatürk, İslam’ın iki kaynağını; Kur’an-ı Kerim’i ve Peygamberimizin sözleri olan hadislerini (Sahih-i Buhari) Türkçeye tercüme ettirmiştir.

Bundan dolayıdır ki, tarihsel süreç içerisinde konunun var olan bilgi ve belgelerin ışığında doğru olarak değerlendirilip, yazılması önem taşımaktadır. Aramızdan ayrılışının 79. yıldönümünde bir kez daha Atatürk’ü rahmet ve minnetle anarken, Onun ve rahmetli Annesi Zübeyde Hanım hakkında asılsız ve ahlaksız bir takım iftiralarla saldıranlara Peygamberimizin bir hadisini hatırlatmakla yetineceğim: “Ölülerini hayırla yad ediniz.”

Haberi Paylaş

Basın Yayın Halkla İlişkiler - 10 Kasım 2017, Cuma / 1034 defa okundu.

Etiketler : DPU, Kütahya, Mustafa Kemal ATATÜRK, 10 Kasim, Atatürk'ü Anlamak ve Anlatmak: Yabancıların Değerlendirmelerinde Atatürk Konferansı ,

Bu Kategorideki Diğer Haberler